İçeriğe geç

Türk Milliyetçiliği: İmparatorluğun Küllerinden Doğan Son Reçete

Bir imparatorluğu yöneten asıl kurucu unsur, kendi milliyetçiliğini neden en son keşfeder? 19. yüzyılın ortalarında İstanbul sokaklarında dolaşan bir Osmanlı aydınına Türk milliyetçisi olduğunu söyleseydiniz, bunu muhtemelen devlete karşı bir nankörlük ya da açık bir bölücülük sayardı. Çünkü o tarihlerde Türk olmak, koca bir imparatorluğu omuzlarında taşıyan görünmez taşıyıcı kolon olmak demekti. O kolonun kendi etnik varlığını ayrı bir kimlik olarak ilan etmesi, çatısı altındaki onlarca milleti bir arada tutan harcın çözülmesi anlamına gelirdi.

Ne var ki tarih, bürokratların niyetlerinden çok daha acımasız aktı. Viyana önlerinden başlayan geri çekilme dalgası Balkan isyanlarıyla hızlandıkça, saray koridorlarında tek bir soru yankılanmaya başladı: Bu devlet nasıl kurtulabilir?

Osmanlıcılık denendi, tutmadı. İslamcılık denendi, çözülmeyi durduramadı. Elde yalnızca imparatorluğun kurucu omurgası kaldığında, Türk milliyetçiliği bir yayılma fantezisi olarak değil; varoluşsal bir felaketin ortasında çıkarılan son savunma kalkanı olarak sahneye girdi.

Peki, kökleri Paris kütüphanelerinden Kırım mekteplerine, Kafkas bozkırlarından Selanik kahvelerine uzanan bu fikir nasıl kurumsallaştı? Enver Paşa’nın romantik hülyalarından Mustafa Kemal’in katı realizmine, Soğuk Savaş siperlerinden günümüzün beka krizine nasıl evrildi?

Masadaki Seçeneklerin Tükenişi: Osmanlıcılık ve İslamcılığın İflası

Türk milliyetçiliğinin doğuşunu kavramak için 19. yüzyılın travmatik atmosferine dönmek gerekir. 17. yüzyıldan itibaren süregelen toprak kayıpları ve 1820 Mora İsyanı ile başlayan çözülme dalgası, Osmanlı bürokrasisini derin bir varoluşsal krize sürüklemişti. Batı’nın askeri, siyasi ve ekonomik desteğini arkasına alan Hristiyan tebaa birer birer bağımsızlık bayrağı açarken, Babıâli ilk olarak Osmanlıcılık kartını masaya sürdü.

1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat Fermanı) ile ilan edilen ilke teoride kusursuz görünüyordu: Din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün tebaayı adalet, eşitlik ve hürriyet zemininde bir araya getirerek yapay bir Osmanlı milleti yaratmak. Amaç, tebaanın Batılı güçlere yaslanarak bağımsızlık kazanma arzusunun önüne geçmekti. Ancak bu hamle sahada tam tersi bir sonuç doğurdu.

Reformlardan yararlanarak iktisadi ve kültürel imtiyazlarını genişleten gayrimüslim unsurlar, imparatorluğa sadakat göstermek yerine bağımsızlık taleplerini daha da sertleştirdiler; bu da Osmanlıcılık siyasetinin zamanla halk nezdindeki inandırıcılığını tamamen yitirmesine yol açtı.

İmparatorluk Travması: Bu Devlet Nasıl Kurtulabilir?

├─► 1. Faz: Osmanlıcılık (1839) ──► Gayrimüslim isyanlarıyla çöktü.

├─► 2. Faz: İslamcılık (1870’ler) ──► Etnik kopuşlarla tıkandı.

└─► 3. Faz: Türkçülük (1900’ler) ──► Kalan son unsura dayalı zorunlu sığınak.

Osmanlıcılık iflas edince, özellikle Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla (1876) birlikte devletin merkezi ideolojisi İslamcılık oldu. Bu yöneliş sadece ideolojik bir tercih değil, dönemin uluslararası konjonktürünün dayattığı bir mecburiyetti.

Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki ilerleyişi, İngiltere’nin Hindistan’daki Moğol (Babür) mirasını tamamen tasfiye etmesi ve Cezayir’den Kırım’a kadar işgale uğrayan Müslüman topraklardan Osmanlı’ya doğru yaşanan kitlesel göç dalgaları, payitahtta büyük bir Batı karşıtı İslami dayanışma duygusu uyandırdı.

Abdülhamid, halifelik makamını stratejik bir kalkan yaparak imparatorluk içindeki Müslüman unsurları bir arada tutmaya çalıştı. Fakat 20. yüzyılın eşiğinde Balkan Savaşları sürecindeki Arnavut isyanları ve I. Dünya Savaşı’nda beliren Arap ayrılıkçılığı, din kardeşliğinin de uluslaşma çağının parçalayıcı dinamiklerini durdurmaya yetmediğini gösterdi.

Fransız Devrimi (1789) ve 1848 Avrupa ihtilalleriyle yayılan milliyetçilik dalgası, Osmanlı’nın çok milletli yapısını geri dönülmez biçimde sarsmıştı. Böylece “İslam milleti” ideali, yerini kaçınılmaz olarak savunmacı bir refleksle Türk milleti esasına bırakmak zorunda kaldı.

İki Coğrafya, İki Ayrı Damar ve Batı Türkolojisinin Aynası

Türk milliyetçiliği tek bir merkezde üretilip çevreye yayılan homojen bir düşünce değildi; en başından itibaren birbirinden çok farklı iki damarın etkileşimiyle gelişti:

  1. Osmanlı Türkleri: Etnik bir bilinç inşa etmekten ziyade, zayıflayan ve parçalanan devleti ne pahasına olursa olsun ayakta tutmayı hedefleyen pragmatik ve savunmacı bir refleks geliştirdiler.
  2. Türkistan ve Rusya Türkleri: Çarlık Rusyası’nın sömürgeci, Slavlaştırıcı ve Ortodokslaştırıcı baskılarına karşı varlıklarını koruma, kimlik oluşturma ve aidiyetlerini ispatlama arayışındaydılar.

Bu iki damarın ortak bir bilinçte buluşmasının ilk entelektüel kıvılcımı ise ironik bir şekilde Batı’dan geldi. Batı’nın Doğu’yu tanıma ve tanımlama arzusuyla 18. yüzyıldan itibaren başlattığı Türkoloji araştırmaları, Türkçü aydınlar için kendi köklerini keşfettikleri bir aynaya dönüştü.

Fransız Türkolog Joseph de Guignes’in 1721 tarihli Hunların, Türklerin, Moğolların Tarihi, Stanislas Julien ve Edouard Chavannes’ın Çin kaynaklarına dayanarak Göktürkleri aydınlatan çalışmaları bu zemini hazırladı.

Orhun ve Yenisey Yazıtları’nın çözülmesiyle birlikte Türklerin İslamiyet öncesinde kadim bir medeniyet kurduğu tezi akademik olarak kanıtlandı. Fransız araştırmacı Leon Cahun’un Asya Tarihine Giriş eserinde Avrupa’ya asıl medeniyeti taşıyan ırkın Turan kavimleri olduğunu öne sürmesi, dönemin aydınları üzerinde derin bir etki yarattı.

Bu yabancı literatür, Tanzimat sonrası Osmanlı aydınları tarafından hızla tercüme edildi ve yerlileştirildi. Mustafa Celaleddin Paşa’nın 1869’da yayımladığı Eski ve Modern Türkler, Süleyman Paşa’nın Tarih-i Âlem’i ve Necip Asım’ın çalışmaları Türk tarih yazımına yepyeni bir mecra açtı.

Dilde ise Şinasi ve Ziya Paşa ile başlayan sadeleşme arayışı, Şemsettin Sami’nin meşhur Kamus-ı Türkî sözlüğü ile kuramsal bir netliğe kavuştu. Sami, Osmanlıca diye bağımsız bir dil olmadığını, bu dilin düpedüz Türkçe olduğunu haykırarak, Türkçenin sınırlarının Adriyatik’ten Çin kıyılarına ve Sibirya’ya kadar uzandığını yazıyordu. Ahmet Vefik Paşa’nın Lehçe-i Osmânî eseri de Türkçenin zenginliğini ve lehçeler birliğini tescilledi.

Bu kültürel mayalanma, 1860’lardan itibaren Genç Osmanlılar (İbrahim Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Agâh Efendi) eliyle siyasal bir hüviyet kazandı. Namık Kemal’in İbret gazetesindeki yazılarıyla kitlelere aşıladığı vatan kavramı, her ne kadar henüz Osmanlı sınırlarıyla ve Müslüman ahalinin muhafazasıyla sınırlı olsa da, geleneksel saltanat anlayışına karşı millet eksenli bir muhalefet zemini yarattı.

Dönemin en radikal seslerinden Ali Suavi ise çok daha cüretkâr bir formülasyon kurarak Türklerin askeri ve medeni olarak diğer ırklardan üstün olduğunu, dünyanın en zengin diline sahip bulunduğunu ve İslam uygarlığını asıl kurup koruyan unsurun Türkler olduğunu iddia ediyordu. Aynı dönemde Abdullah Cevdet gibi radikal sekülaristler ise meseleye dinden bağımsız, Batıcı ve laik bir Türk kimliği inşa etme perspektifinden yaklaşıyorlardı.

Çeperdeki Ateş: Gaspıralı, Ceditçilik ve Pedagojik İhtilal

Osmanlı aydınları çöküşü durdurmak için teorik modellerle boğuşurken, Türk milliyetçiliğini kitlesel bir halk hareketine dönüştürecek asıl devrim imparatorluğun çok uzağında; Çarlık Rusyası’nın denetimindeki İdil-Ural, Kazan ve Kırım topraklarında filizleniyordu.

18. yüzyıldan itibaren Çarlık idaresinin göçebe Kazakları ve Türk boylarını kontrol altında tutmak için başvurduğu araçlar ters tepmiş; bölgedeki Müslüman Türkler arasında derin bir uyanış başlatmıştı. Rusya’nın Doğu ile artan ticareti sayesinde zenginleşen Kazan burjuvazisi ve ardından Bakü’de petrolün işletilmesiyle oluşan ekonomik sermaye, hızla kültürel ve eğitsel yatırımlara dönüştü.

Abdünnasır Kursavi, Şehabettin Mercani, Kayyum Nasıri ve Hüseyin Feyizhan gibi yenilikçi ulema; İslam geleneğini çağdaş bilimle harmanlayarak, hurafelerden arınmış bir maarif reformunun fitilini ateşlediler.

Bu uyanışı sınır aşırı bir milli harekete dönüştüren tarihi figür ise Kırımlı İsmail Gaspıralı oldu. Gaspıralı, 10 Nisan 1883’te Bahçesaray’da yayımlamaya başladığı Tercüman gazetesi ile Türk dünyasının iletişim kılcal damarlarını açtı. Şinasi’nin İstanbul’da çıkardığı Tercüman-ı Ahvâl’den ilham alan bu gazete, Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılmış, son derece sade ve müşterek bir Türkçeyle basılıyordu.

Gaspıralı’nın hayali tek bir hedefte kilitlenmişti: Boğaz’ın kayıkçılarından Kaşgar’ın devecilerine kadar herkesin anlayabileceği ortak bir dil yaratmak.

Gaspıralı yalnızca gazete çıkarmakla kalmadı; 1884’te Bahçesaray’da kurduğu ilk mekteple Usul-i Cedit (Yeni Usul) adı verilen modern pedagojik eğitim sistemini hayata geçirdi. 1898 tarihli Rehber-i Muallimin kitabında eski usul medreseleri sert bir dille eleştirerek; çocukların beş yıl boyunca bir iki satır karalamayı bile öğrenemeden zaman kaybetmesine isyan ediyor, modern yöntemlerle iki yılda okuma yazma öğretilebileceğini savunuyordu.

Kısa sürede yüzlerce mektebe yayılan bu sistem, Türkistan coğrafyasında hem İslami hem de milli bir aydınlanma dalgası yarattı. Yusuf Akçura’nın veciz tespitiyle Usul-i Cedit; başlangıçta bir alfabe ve okuma-yazma yöntemi iken, kısa sürede Batı ilmini, eğitim metodunu ve çağdaş hayat tarzını benimsemeyi amaçlayan kapsamlı bir Batılılaşma programına evrildi.

Bu reform dalgası, dini bağların yerini etnik ve linguistik dayanışmanın almasını sağladı. Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan ve Sadri Maksudi gibi aydınlar; Ceditçilik sayesinde Rusya Türklerinin ancak aralarında kuracakları sağlam bir ittifak ile asimilasyon ve kölelikten kurtulabileceğini gördüler.

Üstelik bu aydınların (Gaspıralı, Bekir Çobanzade, Abdürrauf Fıtrat, Hamza Hekimzade) eğitim amacıyla Tanzimat ve Meşrutiyet İstanbul’una gelmeleri; burada kurdukları Rusyalı Talebe Cemiyeti ve yazdıkları yazılar sayesinde Osmanlı aydınları ile Rusya Türkleri arasında çift yönlü, güçlü bir düşünsel köprü kuruldu.

Doktrinin Manifestosu: Akçura’nın Neşteri ve Üç Tarz-ı Siyaset

Tarih 1904’ü gösterdiğinde, Kahire’de yayımlanan Türk gazetesinde Türk düşünce tarihinin en sarsıcı metinlerinden biri tefrika edildi: Üç Tarz-ı Siyaset. Kırımlı bir aristokrat ve aydın olan Yusuf Akçura’nın kaleme aldığı bu makale, Türk milliyetçiliğinin ilk rasyonel, sistemli ve pragmatik manifestosu oldu.

Akçura, devleti kurtarmak adına ortaya atılan üç büyük ideolojiyi duygusallıktan tamamen uzak, adeta bir cerrah soğukkanlılığıyla ameliyat masasına yatırdı:

  1. Osmanlıcılık: Farklı kavimleri III. Napolyon’un serbest oya (plebisite) dayalı millet yaratma teorisine benzer biçimde tek bir vatan çatısında eritme projesidir. Ancak bu proje yapaydır; Balkanlardaki gayrimüslim halkların kendi bağımsız devletlerini kurma iradesi karşısında bütünüyle çökmüştür.
  2. İslamcılık: Hilafet makamını merkez alarak bütün Müslümanları ortak bir siyasi blokta birleştirme iddiasıdır. Ne var ki bu düşünce, hem Hristiyan tebaanın tamamen dışlanmasına yol açacak hem de Rusya, İngiltere ve Fransa sömürgesi altındaki Müslümanların jeopolitik bölünmüşlüğü nedeniyle pratik bir sonuç doğuramayacaktır.
  3. Türkçülük (Pantürkizm): Irk ve dil temeline dayanan bir siyasal Türk milleti oluşturmaktır. Akçura’ya göre Osmanlı Devleti’nin hayatta kalabilmesinin ve Rusya boyunduruğundaki Türklerin kurtulabilmesinin tek yolu; Doğu Avrupa ve Asya’daki bütün Türk unsurlarını kucaklayan bu etnik ve linguistik birlikteliktir.

Akçura bu çözümün önünde iki devasa engel görüyordu: Birincisi Rusya’nın askeri gücü, ikincisi ise Türklerin kendisinde milli bilincin son derece yavaş gelişmesiydi.

Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucu ve asli unsuru olmanın ağır sorumluluğunu taşıdıkları için, devleti bir arada tutma kaygısıyla milliyetçiliğe en son uyanan millet olmuşlardır. Rumlar, Sırplar, Bulgarlar ve hatta Araplar kendi milli kimliklerini çoktan inşa etmişken; Türk aydını imparatorluğu sırtında taşımaya devam ettiği için kendi kavmini ancak devlet uçurumun kenarına geldiğinde hatırlayabilmiştir.

İktidar, Teşkilat ve Turan Hülyası: 1908’den Sarıkamış’a

1908 Temmuz ayında Balkanlardaki Üçüncü Ordu subaylarının ayaklanmasıyla ilan edilen II. Meşrutiyet, Türk düşünce hayatında bir baraj kapağının açılması gibiydi.

1909’da 31 Mart Vakası’nın bastırılması ve Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle birlikte, İttihat ve Terakki Cemiyeti devlet idaresinde fiili bir hegemonya kurdu. Dönemin İngiliz Büyükelçisi Sir Gerard Lowther’ın Londra’ya geçtiği diplomatik raporlarda Avrupa vesayetine karşı bir savaş ve Osmanlı’nın Asyalılaştırılması olarak tanımlanan bu yeni dönem, Türk milliyetçiliğini bir aydın fantezisi olmaktan çıkarıp doğrudan devletin kurumsal ideolojisi haline getirdi.

Bu dönemde matbuat ve sivil toplum hızla örgütlendi:

Dernekleşme Ağı: 1908’de Veled Çelebi, Necip Asım ve Yusuf Akçura öncülüğünde kurulan Türk Derneği; 1911’de Mehmet Emin Yurdakul ve Ahmet Ağaoğlu liderliğinde Türk Yurdu; ve nihayet 1912’de Selanik’ten gelen Ziya Gökalp’in de katılımıyla kurulan Türk Ocağı. Türk Ocakları, kısa sürede imparatorluğun dört bir yanına yayılarak genç kuşaklara milliyetçilik ve ilerlemecilik aşısı yapan devasa bir fikir merkezine dönüştü.

Dilde Millileşme Hareketi: Selanik’te yayımlanan Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin ve arkadaşları, Arapça ve Farsça kaidelerden arındırılmış konuşma dilini yazı dili haline getiren Yeni Lisan hareketini başlattılar. İstanbul’da çıkan Halka Doğru dergisi ise bu dili halkın anlayabileceği seviyeye indirdi.

İdeolojinin sosyolojik ve felsefi çerçevesini çizen deha ise Ziya Gökalp oldu. Akçura’nın biyolojik/materyalist yaklaşımından farklı olarak Gökalp, Türk milliyetçiliğini Fransız sosyoloğu Durkheim’ın toplum kuramıyla temellendirdi.

Gökalp, meşhur üçlü formülünü masaya koydu: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak.

Ona göre Türk milletinin bozulmamış bir halk kültürü (harsı) vardı. Yapılması gereken; bu milli harsı korumak, İslamiyet’in ahlaki ve manevi prensiplerini yaşatmak, Batı’dan ise sadece bilim ve teknolojiyi (medeniyeti) almaktı.

Ancak bu kuramsal denge, İttihatçıların iktidar sarhoşluğu ve I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle romantik bir fetih hissiyatına kurban gitti. Hüseyinzade Ali’nin *Turan* şiirinden ilham alan Ziya Gökalp, 1911’de Genç Kalemler dergisinde yayımladığı şu dizelerle yeni neslin amentüsünü yazmıştı:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan; / Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!

Gökalp için Turan başlangıçta soyut, mitolojik ve kültürel bir dil ailesi ülküsü iken; Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın elinde Kafkasya, Hazar ve Orta Asya’yı askeri yoldan birleştirme projesine dönüştü. Mehmet Emin Yurdakul’un Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur dizeleriyle cepheye sürülen ordular, 1915 kışında Sarıkamış dağlarında Rus ordusuna değil, tabiat şartlarına yenildi.

Kafkas İslam Ordusu’nun 1918’de Bakü’ye girmesi geçici bir zafer sağlasa da, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile imparatorluk fiilen çöktü ve Turan hülyası tarihin en kanlı askeri hezimetlerinden birinin ardında kaldı.

Katı Realizm: Turan’dan Küçük Türkçülük ve Misak-ı Millî’ye

Büyük Savaş’ın yıkımı, Türk milliyetçiliğinde kaçınılmaz bir realizm ve coğrafi daralma dönemini başlattı. Savaşın sonuna doğru Kafkasya ve Orta Asya hayallerinin imkânsızlığı anlaşılınca bizzat Ziya Gökalp Türkçülük ile Turancılık kavramlarını birbirinden ayırdı; Yusuf Akçura ise Rusya içinde kültürel özerklik arayışına razı oldu.

Daha 1917 yılında Türk Ocağı İzmir konferansında Necip Türkçü tarafından ortaya atılan Küçük Türkçülük tezi, soyut bir ırk birliği yerine Anadolu ve Rumeli topraklarında yaşayan somut siyasi topluluğu esas alıyordu. Halide Edip Adıvar da Anadolu’yu Türklerin nihai ve ulusal mekânı olarak ilan etmişti.

Mustafa Kemal Paşa önderliğinde 1919’da başlatılan Milli Mücadele, bu yeni felsefenin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Mustafa Kemal, hem İttihatçıların Pan-Turanizmini hem de Abdülhamid geleneğinin Pan-İslamizmini açıkça reddetti. Amacı dünyadaki bütün Türkleri ya da Müslümanları kurtarmak değil; sınırları Misak-ı Millî ile çizilmiş topraklarda Türk milletinin varlığını ve egemenliğini korumaktı.

Mustafa Kemal’in 1 Mart 1922’de Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada Türk halkını ırk, din ve kültür yönünden tek vücut, birbirine saygılı bir topluluk olarak tanımlaması, mücadelenin sınırlarını netleştiriyordu.

1923’te Lozan Barış Antlaşması ile tescillenen Türkiye Cumhuriyeti devleti, milliyetçiliği pozitivist, laik ve kurucu bir devlet ideolojisine dönüştürdü:

  1. Laik Kurumsal İnşa: Saltanat (1922) ve Halifelik (1924) kaldırılarak dini aidiyet yerine anayasal vatandaşlık ikame edildi. 1928 Harf Devrimi ile Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilerek Batı dünyasıyla yapısal bir entegrasyon hedeflendi.
  2. Kültürel ve Tarihsel Meşruiyet: Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurularak milletin kökleri İslam öncesi Sümer, Hitit ve kadim Asya medeniyetlerine bağlandı. 1932 I. Türk Tarih Kongresi’nde tartışılan Güneş Dil Teorisi ve Vatandaş Türkçe Konuş kampanyaları, özünde Türk insanının Batı karşısındaki derin aşağılık kompleksini kırıp milli bir gurur aşılama çabasıydı.
  3. İktisadi Bağımsızlık: 1920’lerde yabancı şirketlerin elinde bulunan demiryolları, limanlar ve madenler 1930’lu yılların devletçilik politikalarıyla millileştirilerek yerli bir Türk burjuvazisi yaratılması hedeflendi.
  4. Statükocu Dış Politika: Sovyetler Birliği ile kurulan diplomatik dostluğu korumak adına dış Türkler meselesi bütünüyle donduruldu. Türkiye’ye sığınan Türkistanlı siyasi liderlerin faaliyetleri yasaklandı. 1927’de Türk Ocakları’nın hedef kitlesi “yalnızca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları” olarak sınırlandırıldı; 1931’de ise cemiyet tamamen kapatılarak binaları ve kadroları tek partinin Halkevleri teşkilatına devredildi.

Kırılmalar, Soğuk Savaş ve Türk-İslam Sentezi

Cumhuriyet elitinin kurduğu laik, Batıcı ve Anadolu sınırlarına hapsolmuş bu pozitivist milliyetçilik, II. Dünya Savaşı sonrasında içeriden köklü bir aşınmaya uğradı.

İlk açık başkaldırı, Nihal Atsız ve Zeki Velidi Togan çevresinden geldi. CHP iktidarının teritoryal sınır milliyetçiliğini tavizkâr bulan ve etnik/ırki temelli bir Türkçülüğü savunan bu muhalif kanat, 1944 yılında patlak veren meşhur Irkçılık-Turancılık Davası ile mahkeme önüne çıkarıldı ve sert bir tasfiyeye tabi tutuldu.

Ancak asıl büyük dönüşüm, Soğuk Savaş yıllarında yükselen anti-komünizm dalgasıyla yaşandı. 1950’lerden itibaren milliyetçi hareket; sol ideolojilere karşı koyabilmek amacıyla geleneksel, dindar ve muhafazakâr kitlelerle ittifak arayışına girdi.

Bu dönüşümün iki ana ayağı vardı:

  1. Düşünsel Zemin: Nurettin Topçu’nun 1939’dan itibaren yayımladığı Hareket dergisinde temellerini attığı İslamcı milliyetçilik, Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu’su ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin yayınlarıyla kitlelere yayıldı. Necip Fazıl’ın Türk, Müslüman olduktan sonra Türk’tür! tezi, cumhuriyetin seküler Türklük tanımını tersyüz etti.
  2. Siyasal Teşkilatlanma: 1960’ların ortasında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) başına geçen Alparslan Türkeş, partiyi 1969 Adana Kongresi’nde Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) dönüştürdü. Türkeş’in Dokuz Işık doktrini ve Dündar Taşer’in KUBİTEM (Kültür, Bilim ve Teknik Merkezi) bünyesinde yürüttüğü eğitim seminerleri, milliyetçiliği etnik bir çizgiden kültürel ve manevi bir Türk-İslam ülküsüne evriltti.

Dönemin ruhu, zihinlere kazınan şu sloganla formüle edilmişti: Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman!

1969’da kurulan Ülkü Ocakları, yüz binlerce genci bu sentez doğrultusunda mobilize ederek sokakta komünizme karşı bir barikat kurdu. 1980 askeri darbesi sonrasında bizzat devlet eliyle yarı-resmi bir doktrin haline getirilen Türk-İslam Sentezi; 1993 yılında Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının MHP’den ayrılarak Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurmasıyla, İslami vurgusu Türkçü vurgusunun önüne geçen yeni bir siyasal ayrışmaya sahne oldu.

Dış Politika Sınavları, Avrasya ve Günümüzün Beka Çıkmazı

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarına çekilerek benimsediği statükocu dış politika, Soğuk Savaş boyunca iki büyük meydan okumayla karşılaştı:

İlki, 1950’lerden itibaren alevlenen ve 1974’te askeri müdahaleye dönüşen Kıbrıs Barış Harekâtı oldu. İki kutuplu dünyanın her iki süper gücünün de karşı çıkmasına rağmen Ankara’nın soydaşlarının güvenliği adına adaya asker çıkarması; Türk milliyetçiliğinin Misak-ı Millî sınırları dışına taşarak somut bir askeri netice aldığı ilk büyük dönüm noktası olarak tarihe geçti.

İkinci ve çok daha devasa sarsıntı ise 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yaşandı. Kafkasya ve Orta Asya’da bir gecede beş bağımsız Türk cumhuriyeti (Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan) sahneye çıktı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in ağzından dökülen Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk Dünyası sözleri, 70 yıllık statükoculuğun bir anda rafa kalktığını gösteriyordu.

Ancak madalyonun diğer yüzü hazindi. Cumhuriyet tarihi boyunca dış Türkleri ve Avrasya jeopolitiğini ihmal eden Türkiye, bu tarihi dönüşüme kurumsal, ekonomik ve stratejik bir hazırlıkla değil; anlık, duygusal ve nostaljik tepkilerle yakalandı. Rasyonel ve sürdürülebilir politikalar üretilemediği için hem bölge ülkelerinde büyük bir hayal kırıklığı yaşandı hem de Avrasya’daki küresel aktörler lüzumsuz yere tedirgin edildi.

1980’li yıllardan itibaren tırmanan PKK terörü ve Ortadoğu’daki sınır çatışmaları ise ideolojinin ufkunu büsbütün daralttı. Batılı medya ve akademide yürütülen propaganda faaliyetleri Türk kamuoyunda derin bir kuşatılmışlık hissi yaratarak, milliyetçiliği geniş ufuklu bir medeniyet ve kültür projesi olmaktan çıkardı.

Hareket, günümüze uzanan süreçte sürekli teyakkuzda bekleyen, anlık dış gelişmelere reaksiyon veren edilgen ve güvenlikçi bir beka refleksine hapsoldu.

Bugün Türk milliyetçiliği; Gaspıralı’nın çağdaş eğitim ihtilalinden Akçura’nın jeopolitik realizmine, Gökalp’in medeniyet sosyolojisinden Atatürk’ün bağımsız cumhuriyet kuruculuğuna uzanan muazzam bir düşünce mirasına sahiptir.

Ancak bu köklü miras, küresel ölçekte yeni bir medeniyet ve kalkınma modeli üretmek yerine, sınırlarına çekilip anlık tehditleri savuşturmaya çalışan reaktif bir savunma psikolojisi ile devasa potansiyeli arasındaki derin çelişkiyi yaşamaya devam etmektedir.

Kaynaklar

  • Heywood, Andrew, Siyasi İdeolojiler, çev. Buğra Kalkan, Adres Yayınları, Ankara, 2011, s. 167-168.
  • Karpat, Kemal H., Kısa Türkiye Tarihi: 1800-2012, Timaş Yayınları, İstanbul, 2013, s. 63-66.
  • Karpat, Kemal H., Osmanlı’dan Günümüze Asker ve Siyaset, Timaş Yayınları, İstanbul, 2010, s. 47-54.
  • Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri: 1895-1908, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008, s. 280-281.
  • Akçura, Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Ankara, 1976, s. 18-25.
  • Gökalp, Ziya, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, İstanbul, 2013, s. 39-55.
  • Kasimov, Begali, Ceditçilik, Gazi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı 6, Bahar 2010, s. 338-339.
  • Karakaş, Mehmet, Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği, Doğu Batı, Yıl 9, Sayı 38, 2006, s. 62-69.
  • Davutoğlu, Ahmet, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul, 2011, s. 487.
    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.