Feminizm, eşitlik mücadelesinin adı mı, yoksa Batı’nın kendi tarihsel deneyimini evrenselleştirme girişimi mi? Bu soruyu sormak, özellikle Ortadoğu bağlamında hem kaçınılmaz hem de rahatsız edici bir hal alıyor.
Çünkü feminizm, bu coğrafyaya ulaştığında farklı bir kırılmaya uğruyor; Batı’daki siyasi ideolojiler ekseninde şekillenen hareket, İslam’ın toplumsal ve kültürel ağırlığıyla karşılaştığında kendini yeniden tanımlamak zorunda kalıyor.
Bu yazı, feminizmin Batı’daki doğuşunu ve dönüşümünü kısaca ele aldıktan sonra Ortadoğu’nun üç önemli ülkesinde Mısır, İran ve Türkiye’de nasıl biçimlendiğini incelemeyi amaçlıyor.
Asıl mesele şu: Feminizm ile İslam gerçekten bağdaşmaz mı, yoksa bu bağdaşmazlık savunulabilir bir argüman olmaktan çok, tarafların birbirinden beslenmesinden doğan kurgusal bir çatışma mı?
Batı’da Feminizm: Üç Dalga, Üç Dünya
Feminizm kavramı, 20. yüzyılın bir ürünü olarak gündelik dile yerleşmiş olsa da feminist düşüncenin kökleri çok daha eskiye gider. Eski Yunan’dan Çin’e kadar uzanan geniş bir kültürel havuzda kadınların ikincil konumuna itiraz eden sesler hep var olmuştur.
Ancak modern feminizmin başlangıç noktası olarak genellikle 15. yüzyıl İtalyası gösterilir; dönemin aydın kadın yazarlarından biri, geçmişteki ünlü kadınların eylemlerini kayıt altına alarak onların eğitim ve siyasi haklarını savunmuştur.
Hareketin örgütlü bir boyut kazanması ise 18. yüzyılın sonlarını bekler. İngiltere’de yükselen feminist sesler, 19. yüzyıla kadar tam anlamıyla kurumsal bir zemin bulmakta güçlük çekti. Bu dönemin en kalıcı eserlerinden biri, 1792 yılında yayımlanan ve kadının köleliğini erkeğe hizmet üzerine kurulu toplumsal düzenin bir ürünü olarak ele alan kapsamlı bir savunuculuk metnidir.
Birinci Dalga: Sandık Başında Başlamak
19. yüzyılın ortasında belirginleşen feminist hareket, 20. yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vuran oy hakkı mücadelesiyle somutlaştı. Yeni Zelanda 1893’te, İngiltere 1918’de, Amerika Birleşik Devletleri ise 1920’de kadınlara oy hakkını tanıdı. Ne var ki bu kazanım, hareketi güçlendirmek bir yana, onu zayıflattı; ortak hedef ortadan kalkınca örgütsel bütünlük de dağıldı.
Birinci dalga feminizm; oy hakkını kazanmayı büyük ölçüde başardı ancak derinlerde yatan eşitsizlik yapılarına dokunamadı. Siyasi temsil hakkı, kadının ev içindeki ikincil konumunu değiştirmeye yetmedi.
İkinci Dalga: Özel Olan Politiktir
1960’larda yeni bir feminist dalga yükseldi. Oy hakkının yeterli olmadığı anlaşılmıştı; asıl sorun, kadının bütün yaşam alanlarındaki görünmezliğiydi. Bu dönemde feminist düşünürler, oy kullanmanın ötesinde kadınların iş hayatındaki, aile içindeki ve bedensel özerklik meselesindeki eşitsizliklerine odaklandı.
Betty Friedan’ın 1963’te yayımladığı ve adı konulmayan sorun olarak nitelendirdiği çalışma, ev hayatının kadını nasıl bunalttığını ortaya koyarak bu dalgayı fitilledi.
İkinci dalgayla birlikte feminist hareket farklı ideolojik akımlara ayrıştı. Liberal feministler eşit haklara odaklanırken, sosyalist ve Marksist feministler sınıf meselesini merkeze aldı. Radikal feministler ise ataerkil yapının bütünüyle yıkılması gerektiğini savundu. Bu çeşitlilik, hareketi derinleştirdi; ama aynı zamanda ortak bir zemin bulmayı güçleştirdi.
Üçüncü Dalga ve Ötesi
1980’lerin sonundan itibaren feminizm, daha geniş bir tabana yayılma kaygısıyla yeniden biçimlendi. Üçüncü dalga olarak adlandırılan bu dönem; ırk, sınıf ve cinsel yönelim gibi farklılıkları göz ardı eden önceki feminizmlere karşı bir itirazı da içinde barındırır.
Aynı dönemde bazı çevreler feminist hedeflere büyük ölçüde ulaşıldığı düşüncesiyle post-feminizm fikrine yöneldi; feminist düşüncenin sınırları gevşedi, ortak bir zemin bulmak giderek zorlaştı.

İslami Feminizm: Çelişki mi, Sentez mi?
Feminizm Ortadoğu’ya ulaştığında bambaşka bir denklemle karşılaştı. Batı’da siyasi ideolojiler etrafında şekillenen bu hareket, İslam coğrafyasında hem dini hem de sömürgeci baskıyla aynı anda yüzleşmek zorunda kaldı.
İslami feminizm kavramı, içinde barındırdığı gerilim nedeniyle bazı çevrelerin tepkisini çeker. Seküler feministlere göre kavram, eşitsizliğin zaten içkin olduğu bir sistemi aklamaya yarar. İslamcılara göre ise feminizm İslam’ın özüne zarar veren bir ithal ideolojidir. Ancak bu iki kutbun arasında, farklı bir arayışın sesini yükselten geniş bir alan bulunmaktadır.
Bu arayışın temel iddiası şudur: Kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin kaynağı İslam değil, İslam’ın erkek egemen bir yorumlama geleneğiyle biçimlendirilmiş halidir. Dolayısıyla çözüm, İslam’dan vazgeçmek değil, kutsal metinleri kadın perspektifinden yeniden okumaktır.
Özellikle 1990’lardan itibaren İran merkezli bir tartışma olarak başlayan bu kavram, zamanla bütün Ortadoğu’ya yayıldı. Tahran’da yayımlanan kadın dergileri, İranlı feminist tarihçiler ve İslam’ın feminizmle uyumlu olduğunu savunan akademisyenler bu kavramı içerik olarak doldurmaya çalıştı.
Mısır: Kadın Haklarının Kalbindeki Çelişki
Mısır, Ortadoğu’da feminist düşüncenin en erken yeşerdiği topraklardır. 19. yüzyılın ortasından itibaren kadın hakları tartışmaları, ülkedeki modernleşme çabalarıyla iç içe geçti.
Arap dünyasının ilk feministlerinden biri olarak kabul edilen Kasım Emin, kadın özgürleşmesini Batılı anlamda bireysel bir hak meselesi olarak değil, toplumun geri kalmışlığından kurtuluşunun ön koşulu olarak ele aldı. Mısır feminist hareketinin bu erken dönemde kendine özgü bir karakter geliştirdiği görülür: Söylem seküler olmaktan çok, kökleri Kur’an’a dayandırma çabasındadır.
Kasım Emin’in izinden giderek Mısır kadın hareketini hem ulusal hem de bölgesel ölçekte etkileyen Huda Shaarawi, 1908’de yoksul kadın ve çocuklara yönelik ilk hayırseverlik topluluğunu kurdu.
Kadınları evlerinden çıkarıp kamusal alanda görünür kılmayı hedefleyen Shaarawi, 1923’te Mısır Feminist Birliği’ni kurarak harekete uluslararası bir boyut kazandırdı. Daha da önemlisi, salt Batı tarzı bir feminizm peşinden gitmek yerine kendi ülkesinin gelenek, kültür ve ulusal kimliğiyle harmanlanmış özgün bir çizgi oluşturdu.
Mısır’da gelişen feminizmin üç belirgin özelliği dikkat çeker. Birincisi, bu hareket kendini seküler bir dil yerine İslami kaynaklara dayandırma eğilimindedir. İkincisi, Batılı gelenek ile Ortadoğu gerçekliği arasında net bir ayrım yaparak Mısır’ın kendine özgü koşullarını ön plana çıkarır. Üçüncüsü ise aileyi bireysel değil, toplumsal bir kurum olarak görme biçimidir.
Sonraki dönemde Cemal Abdünnasır’ın cumhurbaşkanlığı yıllarında 1956’da kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanındı; 1957’de Mısır parlamentoya ilk kadın üyelerini kabul etti. Ancak Nasır’ın baskıcı tutumu, dönemin bağımsız feminist hareketlerini sekteye uğrattı. Devlete yaslanan bir feminizm, devletin sınırlarını da taşımak zorunda kaldı.
İran: Devrim Kadınlar İçin Ne Getirdi?
Feminizmin bir ideoloji olarak 19. yüzyılın sonunda İslam coğrafyasına ulaşmasında ilk etkilenen ülkelerden biri İran oldu. Rıza Şah’ın 1920’lerden itibaren uyguladığı modernleşme programında kadınlar, ulusun çağdaş yüzü olarak öne çıkarıldı. Ne var ki bu süreçte kadın hakları meselesi büyük ölçüde hayata geçirilmedi; kadınların siyasi katılımı uzun süre göz ardı edildi.
Oğul Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kadın örgütlenmesine görece izin verildi; ancak 1953’te Başbakan Musaddık’a karşı gerçekleştirilen askeri darbenin ardından tüm siyasi yapılar, kadın örgütleri de dahil olmak üzere tasfiye edildi.
1979 Devrimi, kadınların aktif desteğiyle gerçekleşti. Ancak devrim sonrasında kadın hakları açısından beklenen dönüşüm yaşanmadı. Buna karşın yeni dönemde kadınların toplumsal rolü yoğun bir tartışma konusu haline geldi. Devrimin ilk yıllarında seküler aydınların yürüttüğü bu tartışmalar, zamanla tek yönlü bir söyleme dönüştü.
İran’daki bu tartışmaların en önemli kalıcı etkisi, Müslüman coğrafyadaki kadın haklarına yönelik yeni bir sürecin fitilini ateşlemesi oldu. Batılı seküler feminist grupların bu coğrafyada yaşayan kadınların sorunlarına yönelmesinde itici bir rol oynadı. Feminizmi savunan İranlı kadınlar, Kur’an’da cinsiyet eşitsizliğinin değil, aksine eşitliğin esas alındığını savunarak erkeğin ataerkil yorumunun yarattığı algıyla mücadele etti.
Türkiye: Kesintisiz Ama Çelişkili Bir Çizgi
Türkiye, Ortadoğu’daki diğer ülkelerden farklı tarihsel koşullarla feminizme kapı araladı. Bu farklılığın kökleri Osmanlı’ya uzanır.
Tanzimat dönemiyle birlikte başlayan modernleşme süreci, kadın meselesini de gündemin bir parçası haline getirdi. 1869’da yayımlanmaya başlayan dönemin ilk kadın dergisi, başlığındaki iffetli kadınların ilerlemesi anlamıyla bile o dönemin ruhunu ele veriyor.
Dergiler, kadını ve erkeği tanımlamada esas olarak ayet ve hadislere başvuruyor, ancak bu kaynakları geleneğin süzgecinden geçirerek yorumluyordu.
1883-1884 yılları arasında kadınlar tarafından çıkarılan ve herhangi bir gazetenin eki olmaksızın yalnızca kadınlar için hazırlanan ilk dergi, Batı’dan sızan ideolojik feminist söylemin aksine daha özgün, dini ya da muhafazakâr denilebilecek bir çizgide yayın yaptı.
Bu, başlı başına dikkat çekici bir ayrımdır: Türkiye’de kadın hareketi daha en başından Batılı modeli kopyalamak yerine kendi zeminini oluşturma çabası içindeydi.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadın hakları, devlet eliyle yürütülen bir modernleşme projesinin parçası oldu. 1923’te kurulan ilk siyasi parti girişimi, 1926’da kabul edilen Medeni Kanun, 1930’da belediye seçimlerine katılım hakkı ve 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkı tüm bunlar elde edildi.
Ancak bu haklar büyük ölçüde devrimci hükümetlerin katkısından değil, farklı kadın gruplarının ısrarcı çabalarından beslendiği göz ardı edilmemelidir.
1980’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de yeni bir feminist dalgayla karşılaşıyoruz. Batılı anlamda eğitim almış kadınların öncülük ettiği bu yeni hareket, Cumhuriyet dönemi reformlarının kadınlar üzerindeki etkisini sorgulamaya başladı. 1984’te kurulan Kadın Çevresi yayınevi, bu dönemin ilk örgütlü feminizm çıkışını simgeledi.
1987’den itibaren ise Türkiye’de farklı bir gerilim belirdi. Üniversite öğrencilerinden oluşan kadın grupları başörtüsü yasaklarına karşı eylemler başlattı.
Bu mücadele feminist bir eylem değildi; ancak feministlerin savunduğu kamusal alanda kadın varlığı meselesiyle tuhaf bir paralellik taşıyordu. Müslüman kadınların kamusal alanda yer alma talepleri, zamanla Türkiye’de İslamcı feminist grupların oluşmasına zemin hazırladı.
Türkiye’de İslami kesim içindeki feminist söylem 1960’larda kısık bir sesle varlığını hissettirmeye başlamış, 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında İslam ile feminizm kelimeleri art arda kullanılır hale gelmişti. Nokta dergisinin 1987 yılındaki bir sayısında yer alan Türbanlı Feministler başlıklı yazı, bu kavramın Türkiye’de ilk kez kullanıldığı metinlerden biri olarak kayıtlara geçti.
Başkent Kadın Platformu kurucusu Hidayet Ş. Tuksal, feminizmle arasındaki mesafeyi şöyle tarif eder:
Feminizmde çok ayrımcı, erkekleri dışlayıcı, neredeyse ilişkileri bütünüyle koparıp ayrı bir dünya yaratmayı hedefleyen bir söylem gelişti. Ben bu çizgiyi makul görmüyorum. Ne olursa olsun, babalarımızla, kocalarımızla, oğullarımızla birlikte yaşamak zorundayız. Ama var olan sistemleri, pratikleri, dini doğru anlayabilmek için kadın bakış açısına mutlaka sahip olmak gerektiğine inanıyorum.
2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de İslami feminizm olgusunun giderek daha görünür hale geldiği söylenebilir. Özellikle 2010 sonrasında iyi eğitimli, modernliğin temel kurumlarıyla barışık ama hayata İslami referanslarla bakan kadınların ürettiği feminist söylem, Kur’an’ın ve hadislerin kadın gözüyle yeniden yorumlanmasını talep ediyor.
Ayna Kırıldığında Ne Görünür?
Feminizm, Batı’dan Ortadoğu’ya ulaştığında kırılmadan geçiyor. Bu kırılma, yozlaşma değil; dönüşümdür. Ortadoğu’daki kadınlar, kendi bölgelerinin toplumsal gerçekliğine uyarlanmış bir model inşa etmeye çalışıyor.
Bu yüzden Batılı feminist yaklaşım ile Ortadoğu’dakini yan yana koyduğunuzda hem ideolojik hem de niteliksel farklılıklar göze çarpar.
Batı’da feminist yaklaşım siyasi ideolojiler çerçevesinde konumlanırken, Ortadoğu’da özellikle İslami feminizm olarak nitelendirilen anlayışta temel referans noktası Kur’an ve hadislerdir.
Bu hareket, ataerkillikle mücadelede diğer feminist yaklaşımlardan farklı olarak İslam’ın eşitliği destekleyen bir din olduğunu savunur ve dini kaynakları araç olarak kullanır. Buna göre Ortadoğu coğrafyasında kadının birey olma sorununu İslam ve Kur’an değil, hakim olan ataerkil sistem yaratmaktadır.
Mısır’da feminizm, ulusal kimlikle harmanlanmış; İran’da devrimle iç içe geçmiş; Türkiye’de ise hem devlet eliyle biçimlendirilmiş hem de ona karşı gelişmiştir.
Her üç örnekte de ortak bir çizgi görülüyor: Batı kaynaklı bir hareket, yerel koşullar tarafından özümseniyor ve kendi içinde yeniden üretiliyor.
İslami feminizm kavramı hem Türkiye hem İran hem de Mısır başta olmak üzere Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde yaşayan kadınlar tarafından daha fazla araştırılmayı gerektiriyor.
Bu sahada çalışan entelektüel Müslüman kadınların İslamcı feminizme alternatif kavramlar üretmeleri ya da mevcut söylemin sınırlarını bizzat belirlemeleri, düşüncelerini daha özgür ifade edebilmeleri açısından zorunlu görünmektedir.
Feminist mücadelenin hiçbir versiyonu mükemmel değildir. Ama milyonlarca kadının kendi gerçekliğinden hareketle daha adil bir dünya tahayyülü kurma çabası, nerede ve hangi dille ifade edilirse edilsin, ciddiye alınmayı hak ediyor.
Kaynaklar
- 1. Andrew Heywood, Siyasi İdeolojiler, çev. Özgür Tüfekçi, Şeyma Akın vd., Adres Yayınları, 2. Baskı, Mart 2010, s. 247.
- 2. Özlem Tür, Çiğdem Aydın Koyuncu, Feminist Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı: Temelleri, Gelişimi, Katkı ve Sorunları, Uluslararası İlişkiler, Cilt 7, Sayı 26 (Yaz 2010), s. 5.
- 3. Heywood, a.g.e., s. 248.
- 4. Gül Aktaş, Feminist Söylemler Bağlamında Kadın Kimliği: Erkek Egemen Bir Toplumda Kadın Olmak, Journal of Faculty of Letters, Cilt 30, Sayı 1 (Haziran 2013), s. 60.
- 5. Zaid Eyadat, Islamic Feminism: Roots, Development and Policies, Global Policy, Volume 4, Issue 4, November 2013, s. 359.
- 6. Gülfem Kurt, Kasım Emin Ve Kadınların Özgürlüğü Bağlamında Eğitimle İlgili Görüşleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Ağustos 2014, s. 29.
- 7. Ayşe Güç, İslamcı Feminizm: Müslüman Kadınların Birey Olma Çabaları, Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 17, Sayı 2, 2008, s. 660.
- 8. Pınar Arıkan Sinkaya, İran İslam Cumhuriyeti’nde Kadın Meselesi ve İslami Feminist Hareket, Akademik Orta Doğu, Cilt 5, Sayı 1, 2010, s. 49.
- 9. Shahrzad Mojab, Theorizing the Politics of ‘Islamic Feminism, geocities.ws/islamifeminist/theorizing.htm. Erişim: 23.03.2017.
- 10. Fatma Tunç Yaşar, Osmanlı Kadının Eğitimine Yönelik İlk Süreli Yayın: Terakki-i Muhadderat, Dem Dergi, Yıl 1, Sayı 3, s. 98-99.
- 11. Fatma Tunç Yaşar, Şükûfezar: Kadınlar Tarafından Kadınlar İçin İlk Süreli Yayın, Dem Dergi, Yıl 1, Sayı 4, s. 69-70.
- 12. Nurten Kara, 80 ve 90’larda Türkiye’de Feminist Hareketler, Kadın Çalışmaları Dergisi, 1 (3), s. 37.
- 13. Yasemine Yüce Tar, Feministim Demeden Nasıl Feminist Olunur? İslamcı Kadınların Kadın Hakları Tartışmalarındaki Kavramsal İtirazları!, VII. Ulusal Sosyoloji Kongresi Bildiri Kitabı II, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, 2-5 Ekim 2013, s. 102.
- 14. Öznur Akyılmaz, M. Emre Köksalan, Türkiye’de İslami Feminizm Ve Kadın Kimliğinin Yeniden İnşası: Reçel Blog Örneği, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Uluslararası Hakemli Dergisi, Haziran 2016, Cilt 24, Sayı 2, s. 143.
- 15. Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler — Bir İdeoloji Olarak İslamcılık bölümü, s. 405-438