Arap Milliyetçiliği: Pan-Arabizm’in Trajedisi

Arap milliyetçiliği, tarihte belki de en yüksek sesle doğan ve en sessizce ölen ideolojilerden biridir. Milyonları coşturan bir ateş yakıp söndü. Peki bu ateş nereden geldi? Ve neden bir türlü kalıcı olamadı?

Bir düşünce deneyi yapın. 1958 yılında Kahire’desiniz. Radyodan Ümmü Gülsüm’ün sesi yükseliyor, Cemal Abdünnasır kürsüde halka sesleniyor, kalabalık coşkuyla tezahürat ediyor.

Mısır ile Suriye tek bir çatı altında, Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birleşmiş. Sokaklarda insanlar sarılıp öpüşüyor. Çünkü onlara göre bu, yüzyıllık bir rüyanın başlangıcıdır: Tüm Arapların tek bir bayrak altında buluşması.

Şimdi aynı düşünce deneyini 1967’de tekrarlayın. Aynı Kahire, aynı radyo. Ama bu kez Nasır’ın sesi yenik çıkmış bir komutanın sesidir. İsrail, altı günde Arapları sahadan silmiştir. Birleşik Arap Cumhuriyeti çoktan dağılmış, Baas partisi Suriye ile Irak’ta kanlı iç hesaplaşmalara batmış, Filistin kaybedilmiştir.

İki sahne arasındaki dokuz yıl, Arap milliyetçiliğinin tüm ömrünü özetler gibidir.

Peki bu ideoloji neydi? Nereden çıktı? Neden bu kadar hızlı yükseldi ve neden bu kadar derin çöktü? Bu soruların cevabı, bugün Ortadoğu’daki her çatışmayı, her sınırı, her kimlik krizini anlamak için hâlâ zorunludur.

Bir İdeolojinin Doğum Yeri: Nahda ve Kültürel Uyanış

Arap milliyetçiliğini anlamak için önce bir adım geri çekilmek ve 19. yüzyılın ortasına, Bilad-ı Şam’a yani bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin coğrafyasına gitmek gerekir.

O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap vilayetleri, Avrupalı güçlerin ekonomik ve siyasi baskısı altında derin bir sarsıntı geçiriyordu. İmparatorluk toprak kaybediyordu. Batı’dan gelen fikirler, teknolojiler ve kurumlar, geleneksel toplumsal yapıları altüst ediyordu.

Ve bu kaos içinde, özellikle Beyrut ve Şam gibi kozmopolit şehirlerde, bir şey filizlenmeye başladı: Arapların kendi tarihlerini, dillerini ve kültürlerini yeniden keşfetme çabası.

Bu harekete Arapça’da yeniden doğuş anlamına gelen Nahda adı verildi.

Nahda’nın en belirgin özelliği, başlangıçta bir siyasi bağımsızlık hareketi olmamasıydı. Önce kültürel, edebi ve dilbilimsel bir uyanıştı bu. Amaç, yüzyıllarca ihmal edilmiş Arapça’yı modernleştirmek, Arap tarihini ve mirasını gün yüzüne çıkarmak, Batı’nın ilerleme anlayışını İslam öncesi Arap medeniyetiyle harmanlayarak yeni bir kimlik zemini kurmaktı.

Nahda’nın önde gelen isimlerinden Butros el-Bustani, hayatını Arapça’nın modernleşmesine adadı. Maruni bir Hristiyan olarak doğan, sonradan Protestan olan bu Lübnanlı düşünür, Beyrut sokaklarına astırdığı ilanlardan tutun da yazdığı ansiklopedi ve sözlüklere kadar her şeyde tek bir mesajı işliyordu:

Arapça konuşan herkes dini ve mezhepsel kimliği ne olursa olsun ortak bir vatan çatısı altında buluşabilir.

Bustani’nin bu toprak temelli milliyetçilik anlayışı, zamanla daha geniş bir Arap kimliğine evrilecek bir düşüncenin ilk tohumlarını attı.

Onun yanı sıra Nazif el-Yazıcı ve oğlu İbrahim el-Yazıcı gibi isimler de Arap dili ve edebiyatının yeniden ihyasında kritik roller oynadı. 1875’te Beyrut’ta kurulan Beyrut Gizli Cemiyeti’nin üyesi olan İbrahim el-Yazıcı, kışkırtıcı şiirleri ve gazete yazılarıyla Türk yönetimine açıkça meydan okuyordu.

Türk hâkimiyetini Arap gerilemenin baş sorumlusu olarak gören Yazıcı, kaleme aldığı dizelerde Türk halkını şöyle tehdit ediyordu:

Ey Türk ulusu, sizden haklarımızı kılıçla alacağız..

Bu satırlar, Nahda’nın ne zaman ve nasıl kültürel bir uyanıştan siyasi bir kopuş arzusuna dönüştüğünü göstermesi bakımından son derece önemlidir.

Batı’nın Rolü: Hem Katalizör Hem Tehdit

Arap milliyetçiliğinin doğuşunu anlamak için Batı etkisini göz ardı etmek mümkün değildir.

Napolyon’un 1798’deki Mısır seferi, bu sürecin sembolik başlangıç noktası olarak kabul edilir. Napolyon’un beraberinde getirdiği bilim insanları, matbaa ve Batılı fikirler, Mısır toplumunu altüst etti. Ulus, vatandaşlık ve vatanseverlik gibi kavramlar, Batı etkisiyle şekillenen Arap aydın çevrelerinde tartışılmaya başlandı.

Ama bu Batı etkisi yalnızca entelektüel değildi. Aynı zamanda ekonomik ve askeri bir tehdit taşıyordu. 1838 yılındaki Balta Limanı Antlaşması ile Osmanlı, Batı ekonomik sisteminin bir parçası haline geldi. Büyük güçlerin Osmanlı topraklarını paylaşma yarışı hız kazandı.

İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupalı devletler, Arap vilayetlerinde nüfuz alanlarını genişletmek için misyonerlik ve eğitim faaliyetlerini adeta bir yumuşak güç aracı olarak kullandılar.

Cebel-i Lübnan’daki misyoner kurumları, Beyrut Amerikan Protestan Koleji (sonradan Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne dönüşecek olan bu okul) gibi kurumlar, yabancı dil bilen yeni bir Arap aydın sınıfının yetişmesini sağladı. Bu sınıf, bir yandan Batı’nın fikir ve hareketlerinden haberdar olurken öte yandan kendi kültürel miraslarını yeniden keşfetmenin arayışı içindeydi.

İlginç olan paradoks şudur: Arap milliyetçiliği, büyük ölçüde Avrupalı kurumlardan beslenerek yeşerdi. Ama aynı zamanda Avrupalı emperyalizme karşı bir tepki olarak şekillendi. Bu gerilim, hareketin en başından itibaren içinde taşıdığı bir çelişkiydi ve hiçbir zaman tam olarak çözülemedi.

Batı’dan gelen fikirler, teknolojiler ve kurumlar, geleneksel toplumsal yapıları altüst ediyordu. (Bu entelektüel sarsıntı, sadece milliyetçiliğin değil, bölgedeki ilk feminist uyanışların da zeminini hazırlayacaktı.) Ve bu kaos içinde, özellikle Beyrut ve Şam gibi kozmopolit şehirlerde…

Osmanlı’nın Çöküşü ve Siyasal Örgütlenme

19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Nahda’nın kültürel uyanışı, yavaş yavaş siyasi örgütlenmeye dönüşmeye başladı. Bu dönüşümü hızlandıran en önemli etken, Osmanlı İmparatorluğu’nun giderek derinleşen kriziyle birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidara gelmesiydi.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, başlangıçta Arap aydınlar tarafından sevinçle karşılandı. Ama bu sevinç kısa sürdü. İttihatçıların merkeziyetçi ve Türkleştirme politikaları, Arap ileri gelenlerini hızla muhalefete itti.

Bu dönemde ardı ardına kurulan cemiyetler, Arap milliyetçiliğinin örgütsel iskeletini oluşturdu:

el-Kahtaniyye Cemiyeti, II. Meşrutiyet sonrasında kurulan ilk gizli Arap milliyetçisi örgüttü. Amacı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avusturya-Macaristan modeline benzer çift başlı bir yapıya kavuşturulmasıydı: Türklerin kendi yarımında, Arapların kendi yarımında söz sahibi olacağı federatif bir düzen.

Osmanlı-Arap Kardeşliği Cemiyeti ise 1908’de İstanbul’daki Arap mebuslar tarafından kuruldu. Başlangıçta İttihatçıların onayını alan bu örgüt, kısa sürede onlarla çatışmaya girdi ve 1909’da kapatıldı.

Âdemimerkeziyetçilik Partisi, 1912’de Kahire’de Suriye’den göç etmiş Araplar tarafından kuruldu ve yirminci yüzyılın başındaki en iyi örgütlenmiş Arap siyasi yapılarından biri olarak kabul edildi.

Bu örgütlerin ortak özelliği, büyük çoğunluğunun İstanbul’dan ya da yurt dışından özellikle Paris ve Kahire’den yönetiliyor olmasıydı. Halktan uzak, seçkin bir aydın tabakasının ürünüydüler. Bu durum, zamanla hareketin en büyük açmazlarından biri haline gelecekti.

Ama tartışmasız en önemli örgüt, 1911’de Paris’te Arap öğrenciler tarafından kurulan el-Fetat yani Genç Araplar Cemiyetiydi. Başlangıçta Osmanlı yönetimiyle uyumlu çalışmayı hedefleyen el-Fetat, Balkan Savaşları’nın ardından imparatorluğun dağılacağını anlayınca açıkça bağımsız bir Arap devleti hedefine yöneldi. I. Dünya Savaşı sırasında Şerif Hüseyin ile irtibata geçen bu örgüt, Hüseyin İsyanı’nın arka planında önemli bir rol oynadı.

Hüseyin İsyanı: Bir Fırsat, Bir Hayal Kırıklığı

1916’da Hicaz’da başlayan ve tarihte Arap İsyanı olarak bilinen hareket, dışarıdan bakıldığında Arap milliyetçiliğinin zaferinin habercisi gibi görünüyordu. İngilizlerin desteğiyle Osmanlı’ya karşı ayaklanan Şerif Hüseyin, Arap birliğinin sembolü olarak sunuluyordu.

Oysa gerçek çok daha karmaşıktı. İsyan, milliyetçi bir ideolojiden çok, geleneksel aşiret ve dini otoriteler tarafından şekillendirilmişti. Şerif Hüseyin’in isyana katılımı sınırlıydı ve hareketin arkasındaki motivasyon her zaman saf bir Arap milliyetçiliği değildi.

Daha da önemlisi, İngilizler verilen sözleri tutmadı. Sykes-Picot Antlaşması ile Arap coğrafyası, Arapların görüşü alınmadan İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldı. Bilad-ı Şam olarak bilinen bölge dört ülkeye bölündü: Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin. Osmanlı’nın Musul, Bağdat ve Basra eyaletleri birleştirilerek Irak adını aldı.

Bu bölünme, Arap milliyetçileri için derin bir travma yarattı. Çünkü yeni çizilen sınırlar, bölgenin sosyo-kültürel gerçeklikleriyle bağdaşmıyordu. Akrabaları, aynı kabileden insanları, hatta aynı şehrin mahallelerini birbirinden ayıran yapay çizgilerdi bunlar. Ve bu yapay sınırlar, sonraki yüz yılın tüm çatışmalarının zeminini hazırladı.

Manda Dönemi: Bağımsızlık Söylemi, Sömürge Gerçeği

I. Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu’da kurulan manda yönetimleri, teoride bölgeleri bağımsızlığa hazırlamayı amaçlıyordu. Pratikte ise bu yönetimler, sömürgeciliğin farklı bir ad altında sürdürülmesinden başka bir şey değildi.

Suriye’de Fransızlar, Bilad-ı Şam’ın birlik oluşturmasını engellemek amacıyla böl ve yönet politikasını kararlılıkla uyguladı. Şam ve Halep için ayrı yapılar, İskenderun için ayrı bir yapı, Lazkiye’deki Nusayriler ve güneydeki Dürziler için de ayrı birer siyasi birim oluşturuldu. 1920’de Faysal’ı ülkeden süren Fransızların asıl amacı, bütünlüklü bir Suriye milliyetçiliğinin güçlenmesini engellemekti.

Bu baskılara karşı Arap milliyetçileri, 1925-1927 yıllarındaki büyük isyan dalgasıyla direndi. Özellikle Şam ve Halep’in etkili Sünni eşrafının oluşturduğu Milli Blok, Fransız yönetimiyle zorlu müzakereler yürüttü ve nihayetinde 1946’da Suriye bağımsızlığını kazandı.

Ama bu bağımsızlık, uzun vadede istikrar getirmedi. 1949’dan itibaren birbirini izleyen darbeler, Milli Blok’un yerini ordu kökenli liderlere ve yeni bir aktöre bıraktı: Baas Partisi.

Irak’ta ise tablo farklı ama bir o kadar karmaşıktı. İngilizlerin tasarladığı Irak Haşimi Krallığı, tarihsel olarak birbirinden kopuk üç merkezi Bağdat, Basra ve Musul bir arada tutmaya çalışıyordu. Ülkedeki derin etno-mezhepsel çeşitlilik Sünni Araplar, Şii Araplar, Kürtler, Türkmenler, Hristiyan azınlıklar milliyetçi söylemin tutunabileceği homojen bir zemin bırakmıyordu.

1932’de bağımsızlığını kazanan Irak, kısa sürede askeri müdahalelerin hedefi oldu. 1936-1941 arasında tam altı darbe gerçekleşti. Ordunun siyaset sahnesine girmesi, sonraki on yılların kaderini şekillendirecek bir gelenek başlatmıştı.

Nasır: Bir Rüyanın Doğuşu ve Çöküşü

Eğer Arap milliyetçiliğinin bir doruk noktası varsa, o nokta hiç kuşkusuz Cemal Abdünnasır dönemidir.

1952’de Mısır’da monarşiye son veren Hür Subaylar darbesiyle iktidarın fiili liderliğini üstlenen Nasır, çok geçmeden tüm Arap dünyasının en karizmatik ismi haline geldi. Onu rakiplerinden ayıran sadece askeri gücü değil, kitlelerle kurduğu derin bağdı.

Savatu’l Arab radyosu, Ümmü Gülsüm’ün müziği ve Nasır’ın bizzat kullandığı retorik, Fas’tan Körfez’e kadar milyonlarca insanı ekrana ve hoparlöre kilitledi.

Nasır’ın siyasi programı birkaç temel unsur üzerine kuruluydu: Emperyalizme karşı bağımsızlık, İsrail’e karşı Filistin davasının savunuculuğu, laik ve sosyalist eğilimli bir kalkınma modeli ve tüm Arapları tek bir devlet çatısı altında birleştirmeyi hedefleyen Pan Arabizm ideali.

1956 Süveyş Krizi, Nasır’ı efsanevi bir figüre dönüştürdü. Süveyş Kanalı’nı devletleştirerek hem İngiltere hem Fransa hem de İsrail’in birlikte düzenlediği askeri saldırıyı uluslararası baskıyla püskürten Nasır, Arap dünyasında büyük bir zafer kazanmıştı. Bu zafer, 1958’de Mısır ile Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adıyla birleşmesiyle taçlandırıldı.

Ama bu birlik sadece üç yıl dayandı. 1961’de Suriyeli subaylar darbeyle birlikten çekildiklerini ilan ettiler.

Ve asıl yıkım 1967’de geldi.

Altı Gün Savaşı’nda İsrail kuvvetleri karşısında uğranılan ağır yenilgi, yalnızca Sina yarımadasını, Batı Şeria’yı ve Gazze’yi kaybettirmedi. Nasırcılık ideolojisinin güvenilirliğini de yerle bir etti. Araplar birleşirse her şeye güçleri yeter inancı, altı günün sonunda yalnızca boş bir slogan olarak kalmıştı.

Nasır 1970’te hayatını kaybetti. Ama Arap milliyetçiliğinin ruhu, o altı günde ölmüştü zaten.

Arap Milliyetçiliği Neden Doğdu, Neden Tükendi?
Arap Milliyetçiliği Neden Doğdu, Neden Tükendi?

Baas: İki Ülkede Bir İdeolojinin İki Farklı Yüzü

Pan-Arabizm’i devlet ideolojisi olarak en uzun süre yaşatan yapı, Baas Partisi oldu.

Birlik, özgürlük, sosyalizm sloganıyla 1943’te Şam’da kurulan Baas, Ortodoks Hristiyan bir Rum aileden gelen Mişel Eflak ile Sünni Müslüman Salahuddin el-Bitar tarafından oluşturuldu.

Bu ikili, İslam’ı Arap kültürünün önemli bir parçası olarak görürken Arap kimliğini etnisite ve dil temeline oturtuyordu. Sonuçta ortaya çıkan ideoloji, Baas’ı hem Hristiyan hem Müslüman hem de laik Araplara hitap edebilecek kapsamlı bir çatıya kavuşturuyordu.

Suriye’de 1963 darbesinden sonra iktidara gelen Baas, zamanla içten çözüldü. Askeri ile sivil kanat arasındaki gerilim derinleşti. 1966 darbesiyle askeri kanat üstün geldi ve partinin kurucu ideologları olan Eflak ve Bitar sahneyi terk etmek zorunda kaldı. 1970’te ise Hafız Esad tüm rakiplerini tasfiye ederek iktidara tek başına el koydu.

Esad dönemi, Baas ideolojisinin içi boşaltılmış bir kabuk haline geldiğinin en açık göstergesiydi. Pan-Arabizm söylemi sürdürülüyordu; ama gerçekte iktidar, bir Nusayri azınlık oligarşisinin elinde yoğunlaşmıştı. Filistin davasının sahiplenilmesi, Lübnan meselesinin gündeme taşınması bunlar, rejimin meşruiyet araçlarıydı, ideolojik bir inançtan değil pragmatik bir hesaptan doğuyordu.

Irak’ta Baas ise farklı bir yol izledi. 1968’de iktidara gelen Baas, 1979’da Saddam Hüseyin’in tüm iktidarı tekeline almasıyla başka bir görünüme büründü. Petrol gelirleriyle finanse edilen Saddam rejimi, Pan-Arabizm söylemini sürdürürken ülke içinde etnik ve mezhepsel azınlıklara yönelik ağır bir baskı politikası uyguladı.

Kürt bölgelerinde kimyasal silah kullanıldı, Şii nüfus sistematik olarak dışlandı. 2003’te ABD müdahalesiyle Baas rejiminin çöküşü, ardında çözülmesi yıllarca sürecek derin bir kaos bıraktı.

Filistin: Milliyetçiliğin En Ağır Yükü

Filistin meselesi, Arap milliyetçiliği için hem bir sembol hem de bir açmaz oldu.

1948’de İsrail’in kuruluşu ve aynı yıl yaşanan Nakba yani Büyük Felaket Filistin Araplarının neredeyse yüzde altmışının topraklarından sürülmesiyle sonuçlandı. Bu trajedi, tüm Arap dünyasında derin bir sarsıntı yarattı ve Filistin davasını bölgesel milliyetçi söylemin merkezine oturttu.

Ama Arap devletlerinin Filistin meselesini ele alış biçimi, tartışmalıydı. Pek çok Arap lideri, Filistin sorununu kendi iç meşruiyetlerini pekiştirmek ya da bölgesel liderlik iddialarını güçlendirmek amacıyla araçsallaştırdı.

Nasır, 1964’te Filistin Kurtuluş Örgütü‘nü (FKÖ) kurdu; ancak bu örgütü başlangıçta Mısır’ın denetiminde bir yapı olarak tasarlamıştı. 1967 yenilgisinin ardından FKÖ, Nasır’ın Mısır’ından bağımsızlaşarak gerçek bir direniş örgütüne dönüştü. Yaser Arafat önderliğindeki el-Fetih, 1969’da FKÖ’nün liderliğini devraldı.

1987’de İntifada’nın patlak vermesiyle birlikte sahneye yeni bir aktör çıktı: Hamas. Müslüman Kardeşler geleneğinden beslenen Hamas, laik milliyetçilik yerine İslami bir direniş çerçevesi sunuyordu. Bu, Filistin davasının giderek daha karmaşık bir nitelik kazandığının, bölgesel ve küresel ideolojik akımların iç içe geçtiğinin göstergesiydi.

Bugün Filistin meselesi, Arap milliyetçiliğinin taşıyamadığı ve çözemediği bir yük olarak varlığını sürdürmektedir. FKÖ ile Hamas arasındaki derin çatlak, Filistin davasının hâlâ birleşik bir siyasi iradeye kavuşamadığını göstermektedir.

Neden Başarısız Oldu? Bir İdeolojinin Açmazları

Arap milliyetçiliği neden kalıcı olamadı? Bu sorunun tek bir cevabı yok; ama birkaç yapısal açmazı sıralamak mümkündür.

Birincisi, homojen bir toplumsal zemin yoktu. Arap milliyetçiliği, Arap olarak nitelendirilen coğrafyanın aslında inanılmaz bir etnik, dini ve mezhepsel çeşitlilik barındırdığını görmezden geldi. Sünni-Şii ayrımı, Arap-Kürt gerilimi, Hristiyan azınlıkların endişeleri bunların hiçbiri milliyetçi söylemin içinde gerçek anlamda yer bulamadı.

İkincisi, ideoloji seçkinciydi. Nahda hareketi, başından beri dar bir aydın tabakasının ürünüydü. Geniş halk kitlelerine ulaşmak için gerekli olan sosyal altyapıyı hiçbir zaman tam olarak kuramadı. Nasır kısmen bunu başardı; ama Nasırcılık da nihayetinde tepeden dayatılan bir milliyetçilikti.

Üçüncüsü, yapay sınırlar gerçek devletler yarattı. Manda döneminde çizilen sınırlar zamanla kalıcılaştı. Suriyeli, Iraklı, Mısırlı, Ürdünlü kimlikler güçlendikçe Pan-Arabizm’in tek Arap ulusu ideali boşlukta kaldı. Vataniyye yani bölgesel milliyetçilik her zaman Pan-Arabizm’den güçlü çıktı.

Dördüncüsü, otoriter rejimler ideolojiyi içten çürüttü. Baas partisi, Nasır rejimi, Saddam yönetimi hepsi Arap milliyetçiliği söylemini araçsallaştırdı. İdeoloji, halk kitlelerini yönetmek ve dış tehditlere karşı meşruiyet sağlamak için kullanıldı; gerçek bir siyasi özgürleşmenin aracına dönüşemedi.

Sonuç olarak halk, söylemle gerçeklik arasındaki derin uçurumu görünce milliyetçi anlatıya olan inancını yitirdi.

Beşincisi, İsrail meselesi çözülemedi. Filistin davasının savunuculuğu, Arap milliyetçiliğinin belki de en güçlü duygusal mobilizasyon aracıydı. Ama 1948 ve 1967 yenilgileri, bu davanın salt milliyetçi söylemle çözülemeyeceğini acı bir biçimde ortaya koydu. Bu başarısızlık, milliyetçi ideolojinin meşruiyet kaybını hızlandırdı.

Pan-Arabizm’in çöküşü Ortadoğu’da devasa bir boşluk yarattı ve kitleler bu hayal kırıklığının ardından yüzlerini ağırlıklı olarak Siyasal İslam’a döndü.

Bir Anka Kuşu Olarak Kalmak

Arap milliyetçiliği, tarihçilerin anka kuşu metaforuyla anlatmayı sevdiği bir ideolojidir. Defalarca yükseldi, defalarca küle döndü.

19. yüzyılda Nahda ile başlayan kültürel uyanış, 20. yüzyılın başlarında örgütsel bir hareket haline geldi. I. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlık mücadelesi kıvılcımlandı.

Nasır döneminde zirveye ulaştı. 1967’de çöküşe geçti. Baas rejimleri aracılığıyla bir süre daha hayatta kaldı. Ve nihayetinde, 21. yüzyılın başında yaşanan Arap Baharı fırtınasıyla yeni bir sınava çekildi.

Ama bu her çöküşün ardından, bir anka kuşu gibi, farklı bir biçimde yeniden doğma çabası da oldu.

Bugün Arap milliyetçiliği, eski anlamıyla bir siyasi güç değil. Pan-Arabizm projesi fiilen sona ermiş durumda. Ama Arap kimliği, Arap dili ve Arap dayanışması bunlar hâlâ canlı. Filistin meselesi, hâlâ ortak bir acı noktası olarak varlığını sürdürüyor.

Belki de Arap milliyetçiliğinin gerçek mirası, başarıları ya da başarısızlıkları değildir. Gerçek mirası, Ortadoğu’nun bugünkü her sınırında, her etnik geriliminde ve her kimlik krizinde hissedilen o derinden şekillendirilmiş tarihsel ağırlıktır.

Bir ideolojiyi anlamak için mutlaka onun zaferlerine bakmak gerekmez. Bazen en çok şeyi, başarısızlıklarından öğrenirsiniz.

Kaynaklar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.