Tarihin en keskin ironilerinden biri bazen bir toplantı odasında, sessiz sedasız doğar.
Bakanlar Kurulu’nda tekkeler ve türbeler tartışılıyor. Hamdullah Suphi Tanrıöver masadakilere pratik bir soru yöneltiyor: Fatih’in, Yavuz’un türbelerini görmek isteyen gençlere, öğrencilere, yabancılara ne diyeceğiz? Bu kapıların neden kapalı olduğunu izah etmek giderek güçleşiyor.
Mustafa Kemal Paşa cevabı kısa kesiyor. On beş yıl sabretmelerini söylüyor. O süre dolunca kim hangi türbenin başına geçmek istiyorsa geçebilir; ama şimdilik bu mesele kapanmıştır.
Bu satırları okuyan insan durup düşünmek zorunda kalıyor.
Mustafa Kemal Paşa gerçekten inanıyor muydu buna? On beş, en fazla yirmi yıl içinde Türkiye’de din meselesinin kendiliğinden çözüleceğine, toplumun bu ihtiyacı aşıp geçeceğine mi kanaat getirmişti? Yoksa o anda masadakileri susturmak, tartışmayı kapatmak, vakit kazanmak için mi söyledi bu sözleri?
Cevabı bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: On beş yıl geçti. Yirmi yıl geçti. Çok daha fazlası geçti. Ve Türkiye’de din meselesi ne çözüldü ne de kapandı. Aksine, her on yılda yeni bir biçim alarak, yeni bir gerilim üreterek bugüne geldi.
Unutturmanın Sınırı
Cumhuriyet’in din politikasını tek bir cümleyle özetlemek gerekirse şunu söylemek mümkün: Devlet içinde dinin belirleyici rolünü tasfiye etmek. Bu hedefe büyük ölçüde ulaşıldı. Ezan Türkçeleştirildi, tekkeler kapatıldı, din eğitimi kısıtlandı, ulemanın toplumsal otoritesi kırıldı.
Ama bu tablonun görünmeyen bir yanı vardı: Devlet kurumlarındaki dönüşüm ile halkın zihin dünyasındaki dönüşüm aynı hızda ilerlemiyordu. Biri kanunla, kararname ile, kurumsal zorunlulukla yürüyordu. Diğeri ise yüzyıllık bir geleneğin, bir aile ortamının, bir komşuluk ilişkisinin içinde soluk alıp veriyordu.
1945 yılına gelindiğinde bu iki hat arasındaki mesafe gözle görünür hale geldi. İslamiyet’in pek çok kuralı halkın gündelik hayatından çekilip gitmişti.
Ama dinî ihtiyaç, dinî aidiyet ve dinî hafıza bambaşka bir şeydi. Bunlar hiçbir yere gitmemişti. Hatta kimi yerlerde baskıyla birlikte daha da derinleşmişti. Bir paradoks: Ne kadar unutturulmaya çalışılırsa o kadar kök salıyordu.
Bunu en çıplak biçimde ortaya koyan şey şuydu: Yanlış, bayağı, istismar dolu bir din söylemi halkın karşısına çıktığında, o söylemi dinleyenlerin yüzünde kör bir kin beliriyordu.
Dine yönelik değil dini böyle anlatan, böyle kullanan zihniyete yönelik. Halk ne dini unutmuştu ne de dinle hesabını kapatmıştı. Sadece bu yeni dönemle arasına sessiz bir mesafe koymuştu.
Burada kritik bir bağlamı not etmek gerekiyor. İslamcılık akımının 19. yüzyılda ilk filizlendiği dönemde de benzer bir dinamik işliyordu: Batı’nın askeri ve kültürel baskısına maruz kalan Müslüman toplumlar, bu baskıya ne kayıtsızlıkla ne de teslimiyetle karşılık verdiler.
Tam tersine, bu baskı altında dinî kimlik daha da içe kapandı, daha da derinleşti. Türkiye’de yaşanan da özünde buydu. Devlet ne kadar dışarıdan müdahale ettiyse, halkın içindeki dinî damar o kadar sertleşti.
Düşünür Yetiştiremeyen Bir Sistem
M. Emin Erişirgil bu durumu başka kimsenin göremediği bir netlikle fark etmişti. Sorun, eğitim değildi. İnsanlar okusa da okumasalar da dinî ihtiyaç ortadan kalkmıyordu; çünkü bu ihtiyaç akıl yürütmeyle değil, inanmakla ve sevmekle ilgiliydi. Bunu görmek için büyük bir derinliğe gerek yoktu ama görmek istememek için de ciddi bir irade gerekiyordu.
Asıl mesele daha derinlerdeydi. Cumhuriyet, din meselelerini ciddiye alan, bu meseleyi hem tarihin hem toplumun hem de felsefenin içinde düşünebilen gerçek anlamda fikir insanları yetiştiremedi.
Bu boşluk doldurulamadığı için halkın bu ihtiyacına nasıl yanıt verilmeli? sorusu on yıllarca havada kaldı. Yanıtsız kalan sorular ise eninde sonunda ya yanlış ellere geçer ya da patlama yapar. Türkiye’de ikisi de oldu.
Din ile ilim arasındaki ilişkiyi sormayı bile cahillik sayan bir ortamda düşünür yetişemez. Bu, Erişirgil’in söylediği şeydir. Ama aynı zamanda Cumhuriyet’in din politikasının kendi kendine kazıdığı en derin çukurdur.
Bu çukurun faturası ağır oldu. Cumhuriyet’in yetiştirmediği o düşünürler, sisteme rağmen başka yerlerde yetişti. Kimi hapishane köşelerinde, kimi sürgünde, kimi gizli mekteplerde. Ve bu yetersiz, zorla büyümüş aydın kuşağı sonraki on yıllarda Türkiye İslamcılığının omurgasını oluşturdu.
Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın başlattığı o ilk itiraz çizgisi, Mehmet Akif Ersoy’un edebî sesi, Necip Fazıl’ın sert kalemi, Said Nursi’nin sessiz inadı hepsi bu boşluğun içinden çıktı. Devletin yetiştirmediği düşünürler, devletin bıraktığı boşluğu doldurdu. Ama bu doldurma sancılıydı, kırık dökük oldu ve izleri bugün hâlâ silinemedi.

On Beş Yılın Mirası
Mustafa Kemal’in o toplantıda söylediği on beş yıl, bugün geriye bakınca bambaşka bir anlam taşıyor. Bu süre hem çok fazlaydı hem de çok azdı.
Çok fazlaydı; çünkü o on beş yılda kapatılan tekkeler, susturulan şeyhler, köşeye sıkıştırılan âlimler, toplumsal hafızada silinmez izler bıraktı. 1925’te tekkeler kapandığında Celaleddin Dede bir kıta yazdı. Şiirin özü şuydu:
Tekkeler kapatılabilir ama O’nun zikri durdurulamaz; kainatın her zerresinde bir zikir vardır.
Bu sadece bir teselli değildi. Kaybın büyüklüğünü de, inadın derinliğini de taşıyan bir sesteydi.
Çok azdı; çünkü on beş yıl, yüzyıllık bir geleneği silmek için hiçbir şeydi. Dinî hafıza, dinî pratik, dinî aidiyet on beş yılda değil, nesiller içinde dönüşür. Ve bu dönüşüm baskıyla değil, ikna ile; yasayla değil, anlam üretimiyle gerçekleşir.
Cumhuriyet bunu yapamadı. Anlam üretmek yerine susturmayı seçti. Ve susturulanlar susan değil, biriken şeylerdir.
O birikim 1950’lerde çok partili hayata geçişle ilk dışa vuruşunu yaptı. 1970’lerde siyasi İslamcılığın örgütlü bir güce dönüşmesiyle yeni bir boyut kazandı. 1980 sonrasında İslami duyarlılık toplumun her kesimine yayıldı.
Her seferinde devlet bunu bir sürpriz olarak karşıladı. Her seferinde nereden çıktı bu? diye sordu. Cevap basitti: O toplantı odasından çıktı. O on beş yıldan çıktı.
Müslüman mı, İslamcı mı?
Burada durup kritik bir ayrımı hatırlatmak gerekiyor.
Türkiye’nin yaşadığı bu süreç, sık sık tek bir kategoriye sıkıştırılıyor: İslamcılık. Ama bu yanlış. Halkın dinî ihtiyacı ile siyasi İslamcılık aynı şey değil. Biri inanmakla, sevmekle, ait olmakla ilgili; diğeri iktidarla, devletle, siyasi programla.
Cumhuriyet bu ayrımı hiçbir zaman görmedi. Din meselesini bütünüyle bir tehdit olarak algıladığı için sıradan Müslümanı da İslamcıyı da aynı torbaya koydu. Bu körlük iki taraflı bir bedel ödemesine yol açtı: Devlet, dindar halkı daima potansiyel bir tehdit olarak gördü. Dindar halk ise devleti daima düşman olarak hissetti.
Ve bu kısır döngünün içinde gerçek anlamda bir din düşünürü, gerçek anlamda bir İslam felsefecisi, gerçek anlamda bir kelam âlimi yetiştirilemedi. M. Emin Erişirgil’in söylediği de tam buydu zaten.
Bugün Hâlâ Buradayız
Türkiye bugün hâlâ o toplantı odasında oturuyor. Aynı gerilim, aynı çözümsüzlük, aynı iki tarafın birbirini anlayamaması. Bir yanda dini kamusal alandan uzak tutmak isteyenler, öte yanda onu devletin ve toplumun tam merkezine çekmek isteyenler.
Ve her iki taraf da genellikle aynı hatayı yapıyor: Meseleyi, on beş yıl içinde çözülecek bir sorunmuş gibi ele almak. Kısa vadeli hesaplar, kısa vadeli hamleler, kısa vadeli zaferler.
Oysa bu mesele ne on beş yılda ne de yüz yılda kapanmadı. Kapanmayacak da. Çünkü özünde siyasi bir mesele değil tarihsel ve toplumsal bir hesaplaşma. Ve bu hesaplaşma ancak iki şeyle yapılabilir: Dürüstlükle ve sabırla.
Mustafa Kemal Paşa 1925’te on beş yıl demişti. Aradan yüz yıl geçti.
Mesele hâlâ açık.
Ana Kaynaklar
- Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye – Olup Biteni Doğru Anlamak İçin bölümü, s. 19-21
- Ortadoğu’yu Kuran İdeolojiler – Bir İdeoloji Olarak İslamcılık bölümü, s. 23-35
- M. Emin Erişirgil, Neden Filozof Yok?, Ankara: 1957, s. 50-52