Vasıfsızlığın Yükselişi

Bize çocukken anlatılan o büyük, o masum yalanla başlayalım: Çok çalışırsan, işini en iyi yapan sen olursan, mutlaka kazanırsın.

Bu, modern dünyanın liyakat fetişizminden başka bir şey değildir ve hayatın soğuk kaldırımlarına çarptığınız ilk an, bu masalın cam gibi dağıldığını görürsünüz.

Gerçek dünya, kütüphanelerde dirsek çürüten dâhilerin değil, kokteyl masalarında kartvizit dağıtan vasatların krallığıdır.

Bir an için o ofislerin, plazaların ya da bürokrasinin gri koridorlarını düşünün. Bir yanda, yaptığı işin teknik detaylarına hâkim, her sorunu çözen ama başını bilgisayarından kaldırmayan o uzman vardır.

Diğer yanda ise teknik bilgisi sığ, bir raporu tek başına hazırlamaktan aciz ama asansörde herkesle selamlaşan, öğle yemeklerinde doğru masalara oturan ve hafta sonu partilerini kaçırmayan o diğer kişi.

Terfi mevsimi geldiğinde ya da büyük bir ihale dağıtılacağında, kazananın kim olacağını hepimiz biliyoruz. Uzman, işi yapmaya devam etmesi için yerinde bırakılırken; o vasıfsız ilişki mühendisi, yönetici koltuğuna oturur.

Çünkü sistem, dişlilerin dönmesini sağlayan teknik yetenekten ziyade, o dişlilerin birbirine sürtünmeden çalışmasını sağlayan yağlayıcıya ihtiyaç duyar. Vasıfsız insanın en büyük sermayesi, işte bu sürtünmesizliğidir.

Tarih, yeteneksizliğin ilişki ağlarıyla nasıl bir imparatorluğa dönüştüğünün örnekleriyle doludur. Bernie Madoff’u hatırlayın. Finans tarihinin bu en büyük sihirbazı, aslında teknik bir dahi değildi.

Kurduğu sistem, basit bir Ponzi şemasıydı; yani finansal bir okuryazarlığı olan herkesin 10 dakikada çözebileceği bir dolandırıcılık.

Ama Madoff, denklemlerle değil, insanlarla oynadı. Palm Beach’teki kulüplerde, Long Island’ın seçkin golf sahalarında kurduğu dostluklar, ona öyle bir dokunulmazlık zırhı ördü ki, kimse kralın çıplak olduğunu haykıramadı.

İnsanlar onun fonuna para yatırırken, matematiksel bir getiriye değil, Madoff’un masasında oturabilme ayrıcalığına para yatırıyorlardı. Onun vasıfsızlığı, kurduğu muazzam güven ağı ve bizden biri hissiyle görünmez kılınmıştı.

Eğer sadece rakamlarla konuşsaydı, çoktan batardı; ama o, fısıltılarla ve el sıkışmalarla konuştu.

Vasıfsız insanların network sayesinde kazanç elde etmesinin altında yatan psikolojik mekanizma, aslında insan doğasının en ilkel korkularına dayanır: Bilinmezlik korkusu.

Bir patron ya da karar verici için, çok zeki ve çok yetenekli bir yabancı, her zaman bir tehdittir. Zeka, sorgulamayı beraberinde getirir; yetenek ise itaatsizliği. Oysa yeteneksiz ama tanıdık biri, güvenli bir limandır.

Vasıfsız insan, bulunduğu konumu tamamen kendisini oraya getiren o networke borçlu olduğunu bilir. Bu yüzden sadıktır, bu yüzden uyumludur.

Sistem, pürüz çıkaran bir dahi yerine, uyumlu bir aptalı her zaman tercih eder. İşte bu yüzden, o çok övülen liyakat, çoğu zaman yerini sadakate ve tanıdıklığa bırakır.

Bugün etrafınıza baktığınızda, hiçbir somut üretim yapmadığı halde lüks içinde yaşayan danışmanlar, ne iş yaptığı belli olmayan stratejistler görürsünüz.

Bu insanların tek bir yeteneği vardır: Köprü olmak. A kişisini B kişisine tanıştırmanın bedelini, o işin asıl yükünü çeken mühendisten, yazardan ya da doktordan daha pahalıya satarlar. Onlar, yeteneğin açamadığı kapıları, bir telefon görüşmesiyle açan çilingirlerdir.

Ve ne yazık ki, kapının ardındaki hazine, kilidi üretene değil, o kapıyı açana aittir.

Sonuçta, hayatın o acımasız matematiği devreye girer: Bilgi + Emek = Maaş ederken; Bilgi + Network = Servet eder. Hatta çoğu zaman, bilgiyi denklemden çıkarsanız bile, Network tek başına o serveti yaratmaya yeter.

Kütüphanede sabahlayan o idealist çocuk için üzücü, ama lobide şampanyasını yudumlayan o vasat adam için zafer dolu bir gerçektir bu.

Çoğu zaman diploma duvarda asılı bir kağıttır, ama telefon rehberinizdeki isimler, cebinizdeki nakit paradır.

Bir yanıt yazın